• Video Qalereya

Yerlileşen Oryantalizm (2.bölüm)

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret Bülbül’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz.

Yerlileşen Oryantalizm (2.bölüm)

  Geçen haftaki yazımızda oryantalizmin biçim değiştirdiğine, eskiden Batılı araştırmacılar tarafından bizatihi yerinde yapılan çalışmaları, batı dışı toplumlardan insanların, Batılı ülkelere giderek doğrudan sunma konusunda daha istekli olduklarına değinmiştik. Yurtdışının birikimini ülkesine taşısınlar diye gönderilenlerin, ülkelerinin birikimini, üstelik ülkesinin fonlarıyla yurtdışına taşımalarının; ülkesi için gittiği ülke uzmanı olması beklenirken, gittiği ülke için ülkesinin uzmanı olmanın yanlışlığına işaret etmiştik.

Toplumuna yabancılaşan, devşirilen aydınlar

Ülkesi için yapılmadığından, ülkesine katkısı olmayacak çalışmalarla geri dönmek kuşkusuz birçok açıdan 200 yıldır sorunlar yaratmaktadır.

Bu durumda öncelikle, yurtdışına gönderilenler için yapılan harcamalar, onca zorluklara rağmen ayrılan kıt kaynaklar boşa gitmiş olmaktadır.

Bir umut, bir çözüm için yurtdışına gönderilenlerin bu umuda hizmet etmemeleri, ülkelerin gelişimine ket vurmakta, çözüme dair umutlar başka bahara kalmaktadır.

Batılı ülkeler için yapılmış çalışmalarla ülkeye dönüldüğünde, ülkelerin en nitelikli insanları adeta Batılı ülkeler tarafından devşirilmiş olmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında 200 yıldır karşılaştığımız aydın yabancılaşmasının temel nedenlerinden birinin bu durum olmadığını söyleyebilir miyiz? Özellikle gelişmekte olan ülkelerden yurtdışına gidebilmek büyük bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığa sahip olanlara dönüşte çok daha büyük anlamlar yüklenir. Bu nedenle kendi toplumuna yabancılaşmış olarak ülkelerine dönenlerin yarattığı olumsuz etki çok daha ağır olmaktadır. Yaklaşık yüzyıl önceki Osmanlı Sadrazamı/Başbakanı Said Halim Paşa’nın ifadelerinden bu durumun yeni olmadığını anlıyoruz. Paşa, yaşadığı dönemde, Batıyı bilmeyen ve kendi toplumunu bilmeyen iki tür aydından bahseder ve hangisinin daha zararlı olduğunu sorar. Ona göre ikisi de zararlıdır. Ama Batıyı bilip kendini bilmeyen aydınlar daha zararlıdır.

Uzunca yurtdışında uzunca kalanlardan bir kısmı, kendi toplumlarına yabancılaşmaları nedeniyle, adeta bir nefretle, tepeden bir bakışla dönmektedirler. Oysa toplumları, çoğu kez bu süreçte daha fazla bir mesafe kat etmiştir. Yurtdışından dönenlerden beklenen, toplumunun çoğu kez bildiği eksiklikleri daha üst perdeden, sert, toptancı ve aşağılayıcı bir biçimde tekrar etmek değil, bu sorunların çözümü için ülkesine dönerken ne getirdiği, hangi birikimle döndüğüdür. Gittiği ülke için üretilmiş literatürü, teorileri, hayranlıkla olduğu gibi ülkesine aktarmak değil, eleştirel bir bakışla bunları gözden geçirerek kendi ülkesinin birikimiyle revize etmektir.

Kendi kendini oryantalize etmek..

Kamu kurumları adına yurtdışında araştırma yapanlarla, akademik kurumlar adına yurtdışında araştırma yapanlar, kendi toplumlarına yabancılaştıklarında, akademisyenler, gelecek nesilleri de inşa ettiklerinden çok daha zararlı olabilmektedirler. Batılı ülkelerde, sosyal bilimlerde öğretilen bilgi, teori, yöntem ve endeksler kuşkusuz o ülkeler için son derece anlamlıdır. Bu bilgiler, belirli oranda diğer ülkeler için de açıklayıcı olabilir. Ama Akademisyenler, siyaset, sosyoloji, İktisat gibi sosyal bilimleri, (tarihsellendirme, temel düşünürler ve yaklaşımlar açısından) tamamen Batı’daki gibi öğrettiklerinde, kendi ülkelerine köksüzlüğü ve tarihsizliği de taşımış olmaktadırlar. Çünkü Batı bilim literatüründe, Batı dışı toplumlara dair bir bilgi, düşünür ve yaklaşımlara çoğu kez yer verilmez. Bunlara batı dışı toplumlardaki akademisyenlerin yer vermeleri, kendi birikimleriyle Batılı bilimsel birikimi meczetmeleri beklenir. Bunu yapmadıklarında, bir ülkenin tarihi, birikimi, Batılılar tarafından değil, kendi içerisinden çıkmış akademisyenler tarafından, görmezden gelinerek, yokluğa mahkum edilmiş olmaktadır.

Sorunun kaynakları

Kuşkusuz gittikleri ülkelerde, ülkesi için son derece değerli çalışmalar yapan araştırmacılar da var. Bunları dışarda tutarsak sorunun şu nedenlerden kaynaklandığı söylenebilir:

Gönderen ülkenin çalışılacak konuya dair yönlendirici, sınırlayıcı bir düzenleme yapmaması: İster kamu ister üniversiteler tarafından gönderilsin, yurtdışına gönderilenlere yönelik kurumlar genellikle bir sınırlama yapmamaktadırlar. Bazı durumlarda gidilecek ülke bile adaya bırakılmaktadır.

Gidenlerin işin kolayına kaçması: Yurtdışına gidenlerin, yaygınlıkla çalışılan ya da gidilen ülkeye dair konuları çalışmaları, onların daha fazla çalışmalarını ve gidilen ülke dilini daha iyi bilmelerini gerektirmektedir. Çünkü bu konularda ilişki içinde oldukları akademik çevreler daha fazla bilgi sahibidirler. Ama ülkelerine dair bir konu çalışmaları durumunda, kendilerini fazla zorlamaları gerekmemektedir. Kolaya kaçma ya da yanlış yönlendirme nedeniyle ülkeleri için çok fazla anlamı olmayan çok fazla doktora çalışmalarına şahit oldum. Avusturya’da bir öğrenci, Türkiye’nin AB politikasını, Almanya’da ise bir başkası AK Parti’yi doktora konusu olarak çalıştığını ve Türkiye’ye dönmek istediklerini söylemişlerdi. Ben de, Türkiye’de yurtdışı doktoralı insanlara fazlasıyla ihtiyaç bulunduğunu, ama çalıştıkları konularda Türkiye’de sokaktaki insanların bile artık uzman olduklarını, bu konuları çalışmış olmakla Türkiye’ye ne tür katkılar verebileceklerini sormuştum. Avrupa’da bu konuları çalışmanın Avrupalılar için son derece anlamlı olduğunu, bu nedenle belki geleceklerini Avrupa’da armalarının daha iyi olabileceğine değinmiştim. 2017’deki ABD’de karşılaştığım iki doktora konusu da benzer türdendi: “Türkiye’de İslamcı Hareketler”, “Sufizmin Kürt Hareketine Etkisi”. Kendilerini ikna edemesem de, onlara da şunu söylemiştim: “Türkiye’ye döndüğünüzde bu konularla ülkenize ne tür katkılar vermeyi bekliyorsunuz? ABD’deki din-devlet ilişkilerini, evangelizmi çalışmış olsaydınız, döndüğünüzde size çok daha fazla ihtiyaç duyulurdu”

Gidilen ülkelerdeki emperyal vizyona sahip akademisyenlerin yönlendirmesi: Bazı durumlarda bu tür yönlendirmeler de etkili olmaktadır. Ama bu telkinler, gidenlerin ısrarlı olmaları, yapmak istediklerini bilmeleri durumunda aşılamayacak bir engel değildir. Doktora arayışlarım sırasında İngiltere’deki bir üniversitede mülakata girdiğimde, İngiltere üzerine bir konuda çalışma isteğimi belirtmiştim. “Hayret ilk kez oksidentalist bir çalışma teklifiyle karşılaşıyoruz” diyerek kabul etmişlerdi.

Kuşkusuz bazı durumlarda Türkiye çalışmaları gerekli olabilir hatta teşvik edilmelidir. Pek çok ülkenin tarihini ilgilendiren Osmanlı tarihinin, mirasının ülkemiz akademisyenlerince doğru bir biçimde tüm dünyaya yansıtılması son derece değerlidir. Bu gibi alanlar dışında, Türkiye çalışmamanın asıl, Türkiye çalışmanın ise ancak gönderen kurumların iznine bağlı olduğu bir düzenlemeyle 200 yıldır karşı karşıya olduğumuz sorun belirli oranda çözülebilir/di. Kurumları, yurtdışına gönderirken çalışanlarına, Türkiye çalışmama kuralı getirirlerse, sorunun aşılmasına büyük katkı sağlayacaklardır.

Aksi takdirde, gönderdiğimiz araştırmacıları, Sezai Karakoç’un Masal şiirinde olduğu gibi, Batı için yapılan çalışmalar içerisinde kaybetmeye devam edeceğiz..

   Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret Bülbül’ünkonuyla ilgili değerlendirmesini sunduk.                                                              

 



Әlaqәli Xәbәrlәr