Batı’ya Dair Üç Tarzı Konumlanma

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret BÜLBÜL’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz. (Küresel Perspektif_31. (01.08.2018)

Batı’ya Dair Üç Tarzı Konumlanma

Son 200 yıla baktığımızda, Osmanlının son dönemi, Cumhuriyet dönemi ve çağdaş düşünürlerin temel tartışma noktalarından biri Batı’ya ilişkin nasıl bir yaklaşımın benimseneceğidir. Tanzimata, Batı medeniyetine, Avrupa Birliğine ve son dönemlerde de küreselleşmeye ilişkin farklı kavramlar altında yürütülen tartışma, esas olarak Batı’ya ilişkin kendimizi konumlandırmaya dair ana tartışmanın uzantılarıdır.

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kudret BÜLBÜL’ün konuyla ilgili değerlendirmesini sunuyoruz.

Osmanlı son dönem düşünürlerinin Batıya, Batı medeniyetine ilişkin esas olarak üç farklı bakış geliştirdiği söylenebilir. Teslimiyetçilik olarak ifade edilebilecek ilk yaklaşımın en tipik örneği dönemin İctihad dergisi sahibi ve yazarı Abdullah Cevdet’in yaklaşımıdır. Cevdet’e göre tek bir medeniyet vardır. O da Batı Medeniyetidir. Batı medeniyeti dikeni ve gülü ile kabul edilmelidir. Aksi takdirde yok olmamız kaçınılmazdır.

İkinci yaklaşım ise reddiyeci yaklaşım olarak adlandırılabilir. Tam bir tepkisellik içerisinde Batıya dair her ne varsa buna karşı çıkan, Batı’yı adeta bütün kötülüklerin anası olarak gören yaklaşımdır.

Üçüncü yaklaşım ise sağduyulu ya da özgüvenli yaklaşım olarak adlandırılabilir. Bu yaklaşımda Batı’nın emperyalist arayışları görmezden gelinmez. Bununla birlikte teslimiyet ve reddiye arasında sağduyulu bir yaklaşım geliştirilir. Batı’ya olan kızgınlığımızın Batı’nın olumlu yönlerini ve kendi olumsuzluklarımızı görmemizi engellememesi istenir. Bu yaklaşımın en somut ifadesi 1. Dünya Savaşı yıllarındaki Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa’da net olarak gözlemlenebilir. Paşa’ya göre onca yaşananlara rağmen Doğunun ve Batının birlikte yaşaması, birbirlerini iyi tanımaları gerekir. Doğu ve Batı arasındaki karşıtlıktan sadece Batının suçlu olmadığını, bu sonuçta Doğunun da payı bulunduğunu ifade eder. Paşa Taassub isimli eserini yazmasındaki amacın bu iki toplum arasındaki kin ve düşmanlığı arttırmak değil, yan yana yaşamaya mahkûm ve birbirini tanıyıp öğrenmeye aynı derecede mecbur iki toplum arasında iyi ilişkiler kurulmasını engelleyen yanlış fikirlerin ve gafletin giderilmesi olduğunu belirtir.

Yanlış konumlanmalar ve sonuçları

bu tartışma tarihte kalmış bir tartışma değildir. Bugün belki daha da yakıcıdır. Küreselleşme süreçleri ile Doğunun, Batının, Kuzeyin, Güneyin coğrafi ve tanımsal anlamda nerede başlayıp nerede bittiği artık eskisi kadar net değildir. Dünya çok daha iç içe geçmiş durumdadır. Dünyadan izole bir şekilde kendi kültürel sınırları içerisinde kalabilmek artık çok daha zordur.

Bugün Batıda milyonlarca göçmen ve Müslüman yaşamaktadır. Coğrafi anlamda Batı dışında yaşayan toplumların Batıya dair konumlanma çabalarını bir tarafa bırakarak, buradan ilerleyebiliriz. Batı’da yaşayan topluluklar üzerinden tartışmayı sürdürebiliriz. Çünkü Batı toplumları içerisinde yaşamakta olan göçmenler ve Müslümanlar üzerinden mesele daha iyi kavranabilir, yanlış konumlanmaların ağır, yakıcı ve yok edici sonuçları daha iyi gözlemlenebilir. Diğer taraftan Batı dışındaki toplumların Batıya dair konumlanmaları da ifade edilen bu üç yaklaşımın dışında değildir.

Bugün Batıda yaşayan göçmenler ve Müslümanlar arasında, Osmanlı Aydınları arasında da gözlemlenen teslimiyetçi ve reddiyeci yaklaşımın oldukça yaygın olduğunu söyleyebiliriz. İçerisine girdikleri mağlubiyet psikolojisi ile insanlar teslimiyetçi ya da reddiyeci bir radikalliğe evrilebilmektedirler.

Avustralya, Kanada, ABD gibi ülkelerde, farklı kimlik ve kültürler görece daha özgür yaşamaktadırlar. Bu durumun bir sonucu olarak bu ülkelerde yaşayan göçmenler ve Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumlara daha az tepkiseldir. Belki de bu nedenle daha hızlı entegre olmaktadırlar. Avrupa’da ise, ülkelerin daha baskıcı, asimile edici, tektipleştirici politikaları nedeniyle, teslimiyetçi ve reddiyeci yaklaşımlar daha fazla görülmektedir. Bu ülkelerde göçmenler, getirdikleri kültür ve inançlar ile içerisinde yaşadıkları toplumun değerleri ve ilgili devletlerin baskıcı tutumları arasında kaldıklarında teslimiyetçiliğe ya da reddiyeciliğe kayabilmektedirler.

Reddiyecilik açısından, kendi kimlik ve kültürü ile geldiği Batı ülkesinde kabul göremeyen ya da kendisini ifade edemeyen kesimler, içerisinde yaşadıkları toplumun bütün değerlerini, kurumlarını toptan reddeden bir bakışa sahip olabilmektedirler. Böyle bir radikalliğe evrilen kesimler bir süre sonra yaşadıkları toplumdan tamamen kopmaktadırlar. Bu aşamadan sonra bu kesimlerin kendilerine, geldikleri ülkelere ve yaşadıkları topluma katkı verebilme potansiyelleri de kalmamaktadır. Bu kesimler bir süre sonra terör örgütlerinin de çok rahatlıkla zemin bulabildiği kesimlere dönüşebilmektedir. Bu nedenle, Afganistan, Irak, Libya gibi Batı tarafından işgal edilen ülkeler dışında, İŞİD gibi terör örgütlerine en fazla katılım Batılı ülkelerden gerçekleşebilmektedir. Her şeye karşı çıkan, her şeyi reddeden bir psikolojik çöküntü içerisinde, Batı’daki bu kesimler için terör örgütleri bir kurtuluş gibi görünebilmektedir. Oysa bu gençler İngilizce, Fransızca, Almanca gibi birçok dilleri bilmektedirler. Bazıları iyi eğitim almış durumdadır. Geldikleri ülkelerin kültürlerini ve dillerini de bilmektedirler. Doğru konumlanabilseler Batı için de geldikleri ülkeler için de birer deniz fenerleri olabilecekken, yanlış konumlanma ile terör örgütlerine kayarak heba olup gitmektedirler. Reddiyeciliğin, yok olma dışında, gerek bu psikolojiye sahip olan bireyler ve gerekse yaşadıkları toplumlar için hiçbir geleceği yoktur. Bu nedenle, reddiyeci yaklaşım, çoğulculuğu bir tehdit olarak gören tek tipçi kesimler ve bazı Batılı istihbarat servisleri tarafından da destek görebilmektedir. Bu servisler, reddiyeci kesimlerin ve görüşlerin Müslüman ülkelere ihraç edilmesine yönelik çaba da gösterilebilmektedir.

Reddiyeciliğin tam tersi olarak, Batıda yaşayan göçmenler bir başka yanlış konumlanma olarak teslimiyetçi bir yaklaşımı benimseyebilmektedirler. Teslimiyetçi yaklaşımın benimsenmesinde içerisinde yaşanılan toplumun, devletin başka hiçbir çıkış yolu bırakmamasının da etkisi büyüktür. Teslimiyetçi yaklaşımdaki bireyler geçmişte sahip oldukları değerleri, inançları, kültürleri tamamen bırakarak asimile olmaktadırlar. Teslimiyetçi kesimlerin de, kendi özgünlüklerini tamamen bıraktıklarından, içerisinde yaşadıkları topluma katkı verebilme potansiyelleri ortadan kalkmaktadır. Teslimiyetçi kesimler, içerisinde yaşadıkları toplumlara yaranma ya da kendilerinden böyle bir şey beklenildiği düşüncesiyle veya gelecek endişesiyle, kendi kültürlerini, topluluklarını ve geldikleri ülkeleri sürekli aşağılama ezikliğiyle davranabilmektedirler. Bu tutum aslında, bir türlü içselleştirilemeyen bir tutumun her olayda yeniden üretilme çabasının tezahürü de olabilir. Avrupa’daki göçmenler içerisinden çıkıp asimile olmuş bazı kesimlerin, içinden çıktıkları topluma, kültüre ve ülkeye karşı çok daha aşırı tepki vermelerinin bir nedeni de bu olabilir. Bu radikal tutuma, göçmenlerin kendi içinden çıkanlar tarafından aşağılanmasına, yaşanılan ülke yetkililerince prim verilirse, bu durum, yaşanılan ülke ile göçmenlerin ve gelinen ülke arasındaki ilişkinin daha da zehirlenmesiyle sonuçlanabilir.

Sağduyulu konumlanma ne getirir? Devam edeceğiz.



Әlaqәli Xәbәrlәr